Seminerleri, işleri, olup bitenleri, dilimiz döndüğünce, aklımız erdiğince zaten burada çatır çutur anlattık. Ama bir de tortu olarak bize ne kaldı konusu var ki, ahan da şimdi onun başına oturdum ben şahsen kendim olarak...
Şunları öğrendim:
- İyi fikir hep iyi fikir. Teknoloji varken de yokken de, o zaman da bu zaman da... Sen iki satırda okuyanın aklını alabiliyorsan, o satırları istediğin yere yaz, istediğin yerden okut...
- Prodüksiyon adamı rezil de eder vezir de... İyi fikri durdurmanın, potansiyelini kilitlemenin, içine etmenin en kesin yöntemi prodüksiyon. Bakarsan bağ oluyor, bakmazsan dağ oluyor. Burayı müşteriler okuyorsa, sesime kulak verip kesenin ağzını açsınlar. Kaz gelecek yerden tavuk esirgememe meselesine bundan iyi örnek olmaz.
- Nerde bir takıntılı adam, mükemmeliyetçi bir manyak, mahallenin bir delisi var, orada iç titreten, mide hoplatan iş var. Bizim işimiz normal adam işi değil. Normal çok sıkıcı, çok kabız, çok taktiksel, çok ezber... Büyük ödül için "normal"den fersah fersah kaçmak lazım.
- Müşteri ile ajans çatışması dünyanın her yerinde var, aynı... Zaten ikisi de aynı şeyi düşünse öbürüne gerek yok, di mi ama? İş çatışmadan iyi fikir çıkarmak; x'e, y'ye, z'ye rağmen iyi işi yayına koymak. Uzun lafın kısası, no pain, no gain :)
- "Consumer is king" demeyi herkes biliyor da, ona gerçekten kral muamelesi yapan, onun zekasına saygı duyan, onu kendi malından/hizmetinden küçük görmeyen az... Ama kakalama, yutturma, kandırma, ittirme mantığını bırakmadıkça, samimi olmadıkça, samimiyetle fayda yaratmadıkça markalara şimdilik kar varsa da, pek gelecek yok.
Şunları sevdim:
- DDB'den Amir Kassaei'nin gazı bol, tonu sert, mantığı net konuşmasını çok sevdim.
- Patry'den Morihiro Arano'ya bayıldım, ajansını, mantığını, bize ucundan gösterdiği ruh hastalığını sevdim.
- Google'ın projesini sevdim, herkesin "yeni dünya" deyip geçtiği şeyin çalışma şartlarını, geçmişten, sektörün üstüne bindiği nüveden gelerek anlamaya çalışmasını kıymetli buldum.
- Dan Wieden'ı sevdim. Ajansını networklere hala satmamasındaki inadını, 30 senelik başarılarla dolu reklam hayatından sonra hala neşeli ve mütevazi kalan tavrını, rakibini överken bir yandan da suratına "çok iyi müşterilerin var, çalsam onları ne iyi olur" demekten geri durmamasını, gözünde parlayan ışığı sevdim.
- The Guardian'ın domuzcuklu işini çok sevdim, gönlümün Film Grand Prix'si onundur. Basit bir hikayeyi, zamanımızın ruhu ile ilgili her türlü detayı içine katarak, uygulamayı iyice parlatarak anlatan bu işi senelerce, için için, usul usul seveceğim.
- Nike'nin işine bakışında yaptığı cesur dönüşümü sevdim: Kendilerini "muhteşem spor malzemeleri üreten şirket" olarak görüp iletişimde ayakkabılarını övmek yerine, kıpırdayan herkesi atlet olarak görüp "onları daha iyi atletler haline getirme"misyonunu kendilerine biçmelerine bayıldım. Üretici zihniyetinden kararlılıkla kopmalarını çok kıskandım, bu kafalarla çalışmaya özendim.
- Madrid'li bağımsız ajans El Laboratorio'nun nefis işi Donate a Star'a bayıldım, hatta baya titredim. Mesleğimin böyle durumdan vazife çıkararak, yoktan var ederek, iyi amaç uğruna, parlak fikirle yapılıyor olması beni gerçekten etkiledi, sarstı, hatta tabiri caizse iki tane çarptı bana...
- Festival sırasında gördüğüm basın işlerininin çoğunu çok sevdim. "Aaaah neden ama neden benim ülkemde diabank ilancılığı yapılıyor, halbuki fotoğraf prodüksiyonu ne kadar harika bir şey!" dedim kendi kendime...
Bitti, geri geldik, artık gerçek hayata döndük, ama umarım çabuk kurumayız :)
Sürç-ü lisan ettiysek affola...
No comments:
Post a Comment