Sunday, June 17, 2012

Cannes Revannes

Her şey çok güzel başlamıştı...

Bilimum köprü çalışmalarına rağmen vakitlice vardığımız havaalanında, şu anda okumakta olduğunuz bloğun son tasarım rötuşlarını yapıp, uçağa bindik, güle oynaya geldik. Aktarmamızı yapacağımız Frankfurt Havaalanı’na inince sigara odası bile bulduk. Aslında belki de bu sonun başlangıcıydı...

Transit pasaport kontrolünün yapılacağı açıklanan pasaport geçiş noktasına yakın bir yere konuşlanıp, Hellboy olsun, Christopher Nolan olsun, Macy Gray’e benzeyen zenci kadın olsun, sohbetimizi ederken, nerden bilebilirdik ki o nokta, hiçbir anons olmaksızın kapanıverecekti.

A1 kapısından uçağa binecekken, pasaport geçişini B binasındaki pasaport kontrol noktasından dolaşarak yapmamız gerektiğini anladığımızda, uçağın kalkışına yaklaşık 40 dakika vardı, ve B binası üzerinden A1 kapısına gitmek yaklaşık 35 dakika sürdü. Kan ter içinde kapıya vardığımızda, orada bizi karşılayan, benzerini Inglorious Basterds filminden de hatırlayabileceğiniz Alman ötesi insan, bize uçağın yolcu alımının artık durduğunu, yarın sabahki uçağa binmek için gidip bilet almamız gerektiğini belirtiverdi.

Biz Türk olduğumuz için, önce anlamadık, uçağın kalkmasına daha 5 dakika olduğunu, ahan da işte geldiğimizi, check-in yaptırmış olduğumuzu, bizi neden uçağa almadığını anlayamadığımızı anlatmaya çalışırken, bu inglorious basterd bize uçağın gittiğini söyledi ve “end of discussion” diyerek uzaklaştı. İşte bu cehennemin 1. katıydı.

Lufthansa deskine gidip mantıklı olduğunu düşündüğümüz şekillerde dert anlatmaya çalıştık, pek olmadı. Anlaşılan THY’nin de başarmasını beklediğimiz rötarsız kalkışın, düzenli dünyanın bazı sevmeyeceğimiz kuralları varmış: Boarding time, take-off time’dan daha önemliymiş, havaalanında anons kakafonisi olmasın diye, geç kalanlar çağırılmadan check-inleri iptal edilirmiş, vs. Frankfurt havaalanından gece 23.00’ten sonra uçuş yokmuş, Nice’e en erken açık uçuş ertesi gün akşamüstü imiş. 2. kata böylece indik.

İşte o anda Emel sağ olsun, İstanbul’dan imdadımıza yetişip, sabah uçağına 6 kişilik yer olduğuna bizi uyandırdı. Başka bir iyi haber olarak, bagajımız hala Frankfurt’taymış (bulmak için 40 dakika deli danalar gibi yürüyeceğimizi o anda bilmediğimiz) Halle B’de bizi bekleyecekmiş. O gazla labirentten hallice Frankfurt Havaalanı’nda koşturarak Halle B’ye vardık ve buranın 3. kat olduğunu orada öğrendik: Bagajlarımız yoktu! (üstelik Zeynep Lufthansa görevlisiyle İstanbul’da iyi ilişkiler kurup bagajını priority yapmıştı)

Orada bekleşirken, bagaj konveyörleri durdu, su pınarlarındaki bardaklar bitti, klima kapandı, havaalanı ise gittikçe ıssızlaşıyordu: 4. kat!

Bagajlarımızın sabah uçağımıza transfer edilmesini sağladıktan sonra, sıra geceyi geçirecek bir yer bulmaya geldi. Havaalanındaki tek otel olan Sheraton Hotel’e geçerken, hiç hesapta olmayan yağmurlu ve soğuk Frankfurt havasına askılı bluzlarımız ve şortlarımızla çıkıp 5. kata ulaştık.

Gerisi şimdilik sosis ve bira sevgili okuyucularımız... Cehennemin son iki katını da görmemek için birbirimizden ayrılmıyor, pasaportlarımızı sıkı sıkı tutuyor, resepsiyona uyandırma veriyor ve birden fazla bira içmiyoruz.

Yarından itibaren toparlayacak, Cannes Revannes başlayan bu macerayı tatlıya bağlayacağız.

Bizi izlemeye devam edin.

1 comment:

  1. Lan hepsi de pis pis sigara içtiğiniz için bir de

    ReplyDelete