Müziğin tüketici
algısındaki etkileri ve doğru kurmsal müziğin yapılış biçimleri/teknikleri
konusunda araştırmalar ve uygulamalar yapan Zanna Sound, sesinizi
yükseltmenizin daha iyi duyulacağınız anlamına gelmediğini söylüyor ve sesin
gücü üzerine çeşitli örnekler veriyor.
Bir şarküterinin
konu mankeni olduğu bu güzel hikayede, mekana verilen müziğin tüketici
bilincini nasıl kukla gibi oynattığını öğreniyoruz. Fransızca şarkıların
çalındığı süre zarfında, şarküterinin alkol reyonunun yaptığı satışın %78’i
şarap oluyor. Almanca şarkıların çalındığı periyodda ise bu sefer de bira
satışları patlıyor. Tüketici, elinin neden şaraba gittiğinden ya da niye
canının bira çektiğinden bihaber oysa ki...
Diğer örneğimiz
ise, bir Abercrombie & Fitch mağazasında geçiyor. Geç saatlere kadar açık
olan ve ama gençlerden beklediği ilgiyi yeterli miktarda göremeyen mağaza
yönetimi çok acayip bir karar alıyor. İçerisini bir gece kulübü ortamına
dönüştürüyor. Işıklandırma ve DJ’lerin çaldığı dans müziğiyle evrim geçiren
mekan kısa sürede dolup taşıyor ve satışlar patlıyor.
Müziğin gücünü
iyice anladıysak gelelim markalar için doğru sinyali/müziği ve özünde sesi
nasıl oluşturmak gerektiğine.
Successful music
is built through the right combination of what’s expected and something new.
Yani kabaca;
“Başarılı müzik iki şeyin doğru birleşiminden oluşur; beklenen ve yeni olan.”
Buradaki
“beklenen” kelimesi sizi yanıltmasın. Standart, klasik, klişe, sürprizsiz
anlamına gelmiyor kendisi. Daha ziyade markanın özünde var olan duyguların
kendi sesleri vardır. Bunlardan tamamen kopmamak şeklinde okumak lazım
“beklenen” tanımını.
İşte böylece en
önemli kısma geliyoruz. “Marka özünde var olan duyguların kendi sesleri” ne
demek? Bu noktada markayı bir insan gibi ele almamız gerekiyor.

No comments:
Post a Comment