Sahneye facebook'tan çıkan kişi Paul Adams, "global head of brand design" imiş. Gençten, heyecanlı bir adam kendisi. Bilmediğimiz, yepisyeni bir şey (daha önce Zeynep'in de değindiği gibi) anlatmadı, ama olaylara Facebook bakış açısını dinlemiş olduk. Ahan da konuşmanın içeriğinden detaylar.
(Henüz dokümanlar servera yüklenmedi, yüklenince onlardan da sepriştiricem, şimdilik wall-of-text formatındayız :/)
İnternetin dünyayı dönüştürdüğü bir gerçek, bu sırada FB ile internet kendi içinde de bir dönüşüm yaşadı: İlk günlerinde tamamen CONTENT odaklı olan web, artık PEOPLE odaklı. Eskiden içeriği yığıp insanların kendileri için uygun olanını ayıklaması bekleniyordu, içerik üstünden bilgi kovalanıyordu, şimdi ise kişiler üzerinden bilgiye ulaşıyoruz.
(Başka bir kaynakta bu duruma "social filter" dendiğini okumuştum, hoşuma gitmişti. Hani haber bile söz konusu olduğunda, sana hangi haberin hangi hızda ulaşacağında kimleri takip ettiğin, kimlerle arkadaşlık ettiğin etkili. Bu anlamda arkadaşların senin için bir nevi sosyal filtre görevi görüyor. Aklımda duracağına blogumuzda dursun :P)
Feysbuk abimiz bu durumun değişmeyeceğini, insan sosyal bir hayvan olduğu için bu etkinin artarak devam edeceğini öngörüyor: Şimdi hangi şakaları göreceğimizi arkadaşlarımız belirliyor, yarın öbür gün haber siteleri de, televizyon kanalları da bize arkadaşlarımızın hangi haberle ilgilendiğini, hangisini izlediklerini söylemek durumunda olacaklarmış. Sosyalleşmeyen içerik kalmayacağından o kadar eminlermiş ki, FB olarak bu kriteri doğrulamayan işler kesinlikle yapmıyorlarmış, talep gelse bile...
Talep demişken, estirdiği bunca fırtınaya rağmen FB ruhunu hala anlamayan insanlar olduğundan bahsetti. Söz gelimi reklamverenler sağdaki kutu reklamları beğenmiyormuş da, habire bunlardan oraya video koyma imkanı istiyorlarmış. Paul şöyle diyor: "They are asking for TV, we are not TV, we won't allow one way communication in facebook". Yine de bunun normal olduğunu söylüyor, insanların tandansı yeni mecraları eskisinden öğrendikleri usüllerle kullanmak yönünde olur diyor. Örneği de ilginçti: TV'de ilk reklamlar başladığında, radyo reklamlarından öteye hemen geçilememiş; ilk reklam filmleri bir spikerin mikrofon arkasında oturup spotu okuması şeklindeymiş :)
Dolayısıyla "amaaan biliyoruz işte feysbuku!" demek için bile erken olduğunu düşünüyorlar bunlar kendi içlerinde. Yaptıkları devrimin tam olarak gerçekleşmediğini, daha eeeen başında olduğumuzu, televizyondan alışverişe kadar sosyalleşecek bir dünyanın daha ilk adımlarını attığımız bakış açısı, bana enteresan geldi. Hani Social Network filminde Mark Zuckerberg abimizin, "yarattığım şeyin önemini kimsecikler anlamıyor" anlamlı bir Küçük Emrah bakışı vardı ya, aynısı bu abide de vardı şunları söylerken:
"The word social will dissappear. It serves us well for the moment but when everything will actually be social, that word will drop. We won't say 'social web', we'll say 'web'. We won't say 'social campaign', we'll simply call it a 'campaign'. This will be the biggest transformation since the industrial revolution."
Endüstri devrimi de bir günde olmadı ve en büyük etkisi ticaretin birbirini tanımayan insanlar arasında gerçekleşmesini sağlamak oldu diyor Paul, ve haklı. Küçük üretimle eşe dosta sattığınız yumurtanızı, patatesinizi, elbisenizi, devrimle birlikte dev miktarlarda üretince, önce komşu kasabaya, sonra komşu kıtaya göndermek mümkün oldu. Şimdi, her insan birbirine (ve hatta yakında yazacağımız Nike + detayında ayakkabılar bile internete) sanal bağlarla bağlıyken, neler olabileceğini düşününce, insan bir ürpermiyor değil.
Bu işin etkisini gittikçe hızlanarak artırması kaçınılmaz, çünkü insanoğlu çağlardan beri bilgi gerektiğinde arkadaşına soruyor. Arkadaşlarımızı da tek bir yerden seçmiyoruz, averaj insanın birkaç kaynaktan (mesela iş, mahalle, üniversite, lise olsun) grupları oluyor ve çoğu zaman bireyler, bilginin bir gruptan diğer gruba atlamasında bir çeşit köprü oluyor. Bizim ajansta ara ara hortlayan 6 degrees of separation meselesi önemli ve hepimiz dev bir ağın içinde birbirimize bağlıyız!!
Bu noktada paylaşma motivasonlarına bir değinildi, buraya almakta fayda var, çünkü Paul diyor ki, markalar insanların paylaşma motivasyonlarına uymayan FB projeleri yapınca pek bir şey olmuyor. Bir şey yapacaksan, bu motivasyonlardan en az birine yarasın, yoksa o feysbuk aplikasyonu patlar anacım:
- İlişkiler kurmak: yeni insanlarla tanışmak, varolan ilişkileri kuvvetlendirmek
- Kimliğini yönetmek: nasıl bir insan olduğunu anlatmak, dünyaya göstermek
- Başkalarına yardım etmek: el tutmak, yol göstermek, iyilik yapma güdüsünü tatmin etmek
Paul konuşmasını bitirirken markalara naçizane önerilerini saydı döktü.
- Sosyal etkileşimi yaratıcı briefinizin vazgeçilmez bir parçası haline getirin. Böyle yapın ki fikirlerin sosyalinden gelsin, çünkü içinde sosyallik olmayan fikre sonradan bunu ekleyemezsiniz. er ya da geç her şey sosyal olduğunda sudan çıkmış balığa dönmeyin, bunu bugünden yapın.
- Fikirlerinizi sosyal içgörülerden hareket ettirin. Fikirleriniz ya ilişki kurdusun, ya kimlik yönetsin ya da başkalarna yardım ettirsin. bunlar sadece sosyal ağlarda bir şey paylaşmanın değil, çağımızın içgörüleridir.
- Facebook'u yeni bir yaratıcı tuval olarak düşünün. Onu eski şeylere benzetmeye çalışmayın, bu TV değil. İmkanlarını kullanın, yetmiyorsa talep edin, birlikte yapalım.
- Önce newsfeed deneyimini düşünün. Aplikasyona, maplikasyona gelene kadar, önce markanızın timeline'ını, feedlerini düzenleyin. unutmayın ki bu Facebook'un özüdür. Bunu kıvırırsanız, markanızın sosyal ağlarda varlığı kuvvetli olur.
Bu öğütleri de sıraladıktan sonra, kendisi havalı bir çıkış yaptı. Bu işi çabuk kavrayanın öne geçeceğini, belki de next-big-thing'i tasarlayacağını, bunu anlayamayanların ise kaçınılmaz olarak çağın gerisinde kalacağını kastederek dedi ki "The future is already here in this room, it is just not evenly distributed."
Oh bebeyims, hemen newsfeed deneyimimi tasarlayıp geliyorum.
No comments:
Post a Comment